20. Yüzyıl Felsefesinin Ortaya Çıkışı, 20. Yüzyıl Felsefesi Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

20. yüzyıl felsefesi, günümüze kadar uzanan toplumsal olaylar ve 18-19. yüzyıl felsefesinde yaşanan tartışmalara yönelik bu dönem filozofları tarafından yapılan felsefi sorgulamalar üzerinde yükselen bir felsefedir.



Batı’da başlayan bu sorgulamalar sürecinde felsefede değişimler meydana gelmiş bazı filozoflar felsefede yeni ana akımlar oluşturmuştur.

Çağın problemlerine duyarsız kalmayan Türkiye’deki filozof ve düşünürler hem bu ana akımlardan etkilenmiş hem de yeni felsefelerin oluşumlarına katkı sağlamıştır. Felsefedeki bu değişiklerin anlaşılması için çağın arka planına bakmak gerekir.

İnsanlık, 20. yüzyıla gelmeden önce hayatı derinden etkileyen olaylar yaşamıştır. Bu olayların başında Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gelir. Bunların etkisinin başta Avrupa olmak üzere tüm dünyaya yayıldığı görülür. 19. yüzyıldaki fikir hareketleri, toplumsal sınıf mücadeleleri ve bazı devletler arasında yaşanan savaşlar bu etkilerin ilk ciddi örnekleridir. Bunların beraberinde ve devamında sosyoekonomik ve politik durumlarda meydana gelen köklü değişiklikler, 20. yüzyılda 1. ve 2. Dünya Savaşı’nın yaşanmasına neden olmuştur. Bu dönem felsefesinin ortaya çıkışını anlamak için bahsedilen olaylar çerçevesinde 18-19. yüzyıl felsefelerine ve onların etkilerine bakmak gerekir.



18-19. yüzyıl felsefesi; genel olarak felsefenin ortaya çıkış döneminden gelen felsefi, bilimsel ve sosyokültürel birikimin aydınlanmacı filozoflar tarafından sorgulandığı bir felsefe olarak düşünülebilir. Bu felsefenin 20. yüzyıl felsefesine olan etkisi, aydınlanma filozoflarının düşüncelerinde yatar. Bu düşüncelerin 20. yüzyıla geçiş aşamasında bazı filozoflar, geçişi sağlamış ve geçişten sonra 20. yüzyıl felsefesinin içinde yer almıştır.

18. yüzyıla doğru bilimin etkisi altındaki felsefeye bakış değişmiş, matematik ve fizik alanındaki ilerleme felsefede kesin bilginin aranmasına neden olmuştur. Ana problem, bilginin doğasına ilişkin sorgulamalarda gerçeğin ne olduğu ve nasıl bilinebileceği yönündedir. Bu açıdan oluşan felsefeler bilgi ve varlık üzerine yoğunlaşmıştır.

Descartes “Düşünüyorum o halde varım.”

Descartes kendi varlığını sorgulaması sonucunda açık seçik bilgiyi ancak aklın sağlayabileceğini ileri sürer. Bu bilgilerin akılda doğuştan var olduğunu söyler. Dolayısıyla gerçekliğin ve ona bağlı tüm varlıkların bilgisine akılla ulaşılabildiğini savunur.

Locke “İnsan zihni doğuştan boş bir levhadır.”

J. Locke, Descartes’ın doğuştan bilgiler görüşüne karşı çıkmış ve bilgilere duyu verileri sayesinde sonradan sahip olunduğunu belirtir. Ona göre insan, duyu yoluyla izlenimde bulunamadığı nesnelerin (varlıkların) özelliklerini bilemez çünkü duyusunun potansiyeli onun için bir engeldir.

Kant “Görüsüz kavramlar boş, kavramsız görüler kördür.”

Kant, bu iki görüşü sentezleyerek tartışmayı başka bir boyuta taşır. O, bilgi görüşlerinde görünenle görünmeyen arasına bir sınır koymuştur. Nesnelerin kendinde olan ve duyuya hitap eden özelliklerinin olduğunu ileri sürmüştür. Kant’a göre insan, nesnelerin kendinde olan şeylerini hiçbir zaman bilemez ve bu alanın bilgisine de insanın sahip olması beklenemez. Varlıkların görünen taraflarının bilgisini de o varlığın deneyimlenmesi sonucunda akılda doğuştan var olan formlarla işlenmesinde görür.



Kant’ın bilgi görüşü üzerine yapılan değerlendirmelerde onu destekleyen, alternatif yollar gösteren ya da kısmen veya tamamen reddeden bakışlar öne çıkmıştır. Bu bakış açıları çerçevesinde yapılan tartışmalar, 20. yüzyıl akımlarının ortaya çıkmasında önemlidir.

19. yüzyılın ortalarına doğru bilimsel yönteme (tümevarıma) dayalı deneycilik anlayışı Hegel, Descartes ve kısmen de Kant’ın da savunduğu bilgide akılcılık görüşünün önüne geçmeye başlamıştır. Deneysel bilimlerin yükselişi, gerçeğin ne olduğu ve nasıl bilinebileceği problemine başka bir çözüm sunmuştur. Deneye konu edinilenin nesneler olduğu ve onun da bilimsel yöntemin sağladığı bilgiyle bilinebileceği düşünülmüştür. Dönem itibarıyla bu düşünüşün etkili savunucuları arasında Simon ve A. Comte vardır.

Hegel “Gerçek olan akılsal, akılsal olan gerçektir.”

Kant’ın bilgi ve varlık konusunda geliştirdiği düşüncelerinde bilgiyi varlığın önüne almasını eleştiren Hegel, bilgiden önce varlığın konu alınması gerektiğini belirtir. Felsefe, ona göre ancak varlığın felsefesi olabilir ve insan, felsefeyle nesnenin arkasındaki ideyi (fikri) kavrayabilir. Bu kavrama, Hegel’e göre kavramlar aracılığıyla mümkündür. Tarihin gerçeğini ifade eden bu kavramlara insanları ulaştıracak yol ise felsefedir. Varlığın ne olduğunun cevaplanması felsefenin görevidir.

A. Comte “İnsanlık teolojik ve metafizik dönemi bitirmiş pozitivist döneme girmiştir.”

Comte, pozitivizm görüşünü ileri sürmüştür. Materyalist anlayışa dayalı olan bu fikir, metafiziği reddetmesi bakımından önemlidir. Pozitivizm, olgunun dışında gerçek hiçbir şey olmadığını ve ancak deneye dayalı bilimsel bilginin gerçeğin bilgisini içerdiğini savunur. Yani onlara göre gerçek olan olgusaldır. Bu açıdan onların görüşleri 20. yüzyıl felsefesinin bilimle olan etkileşimi açısından önemlidir.

Fransız İhtilali’nin sonuçları değerlendirildiğinde devrimi isteyenler tarafından öne sürülen adalet ve eşitliğe dayalı toplum düzenine ulaşılamadığına yönelik görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. Pozitivizm akımı öncülüğünde Fransa’da yeni bir düzen arayanlar olmuştur. Sanayi Devrimi üzerine yapılan eleştiriler de İngiltere’de gitgide tırmanmış ve yeni düzen arayışları orada da görülmeye başlamıştır. Toplumda adil bir bölüşüm olmadığı fikri Almanya’yı da içine almış ve tüm Avrupa’yı, 20. yüzyıla doğru ise dünyayı sarmıştır. Bu arayışlar içinde öne çıkan siyasi düşünceler arasında sosyalizm hızla yayılmıştır. Bu açıdan en fazla eleştiriye uğrayan düşünür de Hegel olmuştur. Avrupa’daki gelişmeler doğrultusunda felsefede yeni fikirler oluşmuştur.



Marx “İnsan doğaya ne kadar yabancılaşırsa o kadar toplumsallaşır, ne kadar toplumsallaşırsa da o kadar kendine yabancılaşır.”

Hegel felsefesine yapmış olduğu itirazın yanı sıra materyalizm ve pozitivizm düşüncelerinden etkilenen Marx, sosyalist düşüncenin öncülerinden biri olmuştur. Marx’ın görüşleri diyalektik materyalizmdir. Marx, baş aşağı olduğunu düşündüğü Hegel’in diyalektik düşüncesini, ayakları üzerine çevirdiğini ifade ederek diyalektiği; ekonomi temelinde insanlık tarihine uygulamıştır. Dolayısıyla Hegel’in tarihsel idealizmini, ekonomi temelinde tarihsel materyalizme dönüştürmüştür.

Sören Kierkegaard “Ne olduğun gerçeğiyle yüzleş, çünkü seni değiştirecek olan şey odur.”

19. yüzyıl itibarıyla Almanya’da Hegel felsefesine karşı çıkan diğer bir filozof da Sören Kierkegaard’tır. Bu filozofun önemi sadece Hegel felsefesine itirazda bulunması değil; 20. yüzyıl felsefesini etkilemesi ve onun için de varoluşçu felsefe akımının öncülerinden biri olmasıdır. Kierkegaard’ın Hegel’e eleştirisi, genel olarak Hegel’in felsefesinde bireyin öznel olarak var olma şansının olmadığı yönündedir. Hegel’in akılla gerçeği birbirine eşlemesi noktasında nesnel bir sistem kurduğunu ve bu sistemde öznel bir varoluşa yer vermediğini belirtir. Dolayısıyla Kierkegaard, nesnel gerçeklik görüşünün karşısına öznel gerçeklik görüşünü çıkarır. Ona göre gerçek olan varoluştur.

18-19. yüzyıl felsefi tartışmaları, 20. yüzyıl felsefesinde pozitivizm, diyalektik materyalizm ve varoluşçuluk felsefelerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu felsefeler, aynı zamanda çağdaş felsefede bazı ana akımlara dönüşmüştür.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı