|
Ainesidemos
Kimdir?
(Hz. İsa'lı yıllar)
Ainesidemos ile ilgili fazla bir bilgimiz yok. Yalnız onun
İskenderiye'de yaşadığını ve şüpheciliği bir "sistem" şekline
getirdiğini öğreniyoruz. Septik felsefenin esasları bu düşünür
tarafından "tropos"lar denilen birtakım kısa yargılar şeklinde
toplanmıştır.
Ainesidemos şu görüşten yola çıkıyor: Bilgimizin kaynağı ya "algılar"dır
ya da "akıl". Önce bilgi için "afatlar "m esas olduğunu kabul edelim:
Her hayvanın kendine göre duyu organları vardır. Söz gelişi insanın gözü
balığın gözüne göre başka yapıdadır. Aynı şekilde balığın gözü
böceğinkinden farklıdır.
İnsan dünyayı insan gözüyle, balık dünyayı balık gözüyle, böcek ise
dünyayı böcek gözüyle görür. Acaba bu gözlerden hangisi evreni olduğu
gibi görebiliyor? Hangisinin gördüğü evren doğru ve gerçek evrendir? Bu
soruya kesin bir yanıt vermek olanaksızdır. O halde biz evrenin "gerçek
şekli"nin nasıl olduğundan söz edemeyiz, olsa olsa evreni "kendimizin"
nasıl gördüğünü söyleyebiliriz. Göz için öne sürülen bu yargı, öteki
duyumlar için de geçerlidir.
Biz cisimlere katı ya da yumuşak derken, dokunma duyumuz bize cisimleri
böyle gösterdiği için bu yargıda bulunuruz. Fakat dokunma organı kıllar
ile örtülü olan bir hayvanın dokunma duyumu, dokunma organı yalnız deri
ile kaplı olan insanınkine göre elbette ki başka türlü olacaktır.
Çeşitli hayvan cinsleri arasında görülen bu farklılık, insanların kendi
aralarında da vardır. İnsanların gözleri biri ötekinin tam aynı
değildir. Acaba hangi insanın gözü evreni olduğu gibi görebiliyor? Aynı
şekilde bu sorunun da yanıtı yoktur. Bunun için her insana göre evren,
kendi gözünün gösterdiği şekildedir.
Karşımda duran bir elmaya bakalım. Benim gözüm bu elmayı belli bir renk
ve şekilde görür. Buna karşın dokunma duyumum aynı elmayı bana, gözüm
gibi, renkli değil de, yalnızca sert ve yumuşak olarak gösterir. Aynı
şekilde dilim de bu elmanın renginden bana hiçbir şey bildirmez, ancak
ekşi ya da tatlı olduğunu bildirir.
Şimdi acaba bu çeşitli duyumlardan hangisi bana elmanın gerçek
realitesini tanıtıyor? Bu da yanıtı olmayan bir sorudur. Nitekim daha
başka duyumlarımız olsaydı elmayı, şimdi farkına varmadığımız, başka
özelliklerde algılayacaktık. O halde duyumlarımıza güvenerek bir objenin
gerçek niteliklerini ya da gerçek realitesini öğrenmek olanaksızdır.
Şimdi insan ile balığı bir daha karşılaştıralım: İnsanın gözü ile obje
arasında hava bulunur; oysa balığın gözü ile obje arasında su vardır.
Acaba objeyi arada hava varken mi, yoksa su varken mi gerçek şekli ile
görebiliriz? Aynı şekilde bunun da yanıtı yoktur. Duyularımız bize
objeleri oldukları şekilde göstermezler; biz objeleri, ancak
duyularımızın bize onları tanıttığı şekilde biliriz.
Şimdi de bir boynuz alalım. Bu boynuz çeşitli renklerde olabilir. Fakat
boynuzun üstünü kazırsam, kazımazdan önce söz gelişi koyu renkli olan
boynuz, kazındıktan sonra açık renkli olur. Bu boynuzun gerçek rengi
hangisidir? Boynuz koyu renkli midir yoksa açık renkli mi? Aynı şekilde
buna da doğru bir yanıt verilemez. O halde duyumlarımıza dayanarak
eşyanın gerçek yapısına ulaşamayız. Duyumlarımız bize ancak eşyanın
"görünüş"lerini tanıtır.
Bilginin kaynağı olarak gösterilen "akıl"a gelince:
Önce, düşünce dediğimiz şey nedir? Düşünmek, bir akıl yürütmede
bulunmaktadır. Akıl yürütmede bulunurken daha önce bir yargının, bir
görüşün bulunması gerektir. Söz gelişi matematikçi yaptığı akıl
yürütmeleri belli yargılardan, birtakım açık seçik ve de kesin
bilgilerden çıkarır.
Acaba bu açık seçik ve kesin bilgiler nereden geliyor? Bu açık seçik ve
kesin bilgiler de belki daha başka yargılardan çıkarılmıştır. Ancak
bununla sorun çözülmüş olmaz. Çünkü açık seçik kesin bilgilerin son
olarak çıkarıldığı yargıların da nereden geldiğini bilmek gerektir. O
halde bu tür düşünüldüğünde, ya sonsuza kadar bu akıl yürütmeyi
sürdürmek ya da herhangi bir yargıda durmak gerekecektir.
Fakat bir de, sonuç elde ederken, temel aldığım yargıların doğruluğuna
güvenebilir, inanabilirim. Ancak inanmak bir bilgi değildir. İnanç,
hiçbir zaman yargıların doğruluğunu kanıtlamaz. Nitekim Stoacıların
felsefesi de inanmaya dayandırılmakta idi. Bu inanma ise tümüyle yanlış
olarak kalmaya mahkûmdur. O halde akla dayanan düşünme, ya sınırsızlığa
kadar uzayan bir düşünme olacak ya da başlangıç olarak alınan yargının
doğruluğuna inanmak zorunda kalacaktır.
Sonuç olarak ne "afat" ne de "akıl" bizi kanıtlanması mümkün doğru
bilgilere ulaştıramaz. Algı ve akıl bizi tek başlarına gerçeğe götürmeye
yetmiyorsa, ikisi birleşince de bizi gerçeğe ulaştıramazlar. Çünkü iki
yalancı tanıktan, hiçbir zaman, doğru bir tanıklıkta bulunmalarını
bekleyemeyiz. Ainesidemos'un kanıtları işte bunlardır.
Septikler eleştirilerini karakteristik olarak iki noktaya
yöneltmişlerdir. Birinci olarak onlar evrenin kendiliğinden
"bilinemeyeceği"ni savunurlar. İkinci olarak da nedensellik kavramını
eleştirirler. Özellikle sonraki septikler, nedensellik kavramında
bilginin ağırlık merkezini bulduklarına inanırlar.
Tüm bilgilerimiz "neden"i arar, bir başka deyişle, sebep-sonuç arasında
bir ilişki kurmaya çalışır. Evreni, bir sebep-sonuç ilişkisi ile örülmüş
olarak düşünür. Ancak Septiklere göre, işte özellikle de bu "her olayın
zorunlu olarak sebep-sonuç ilişkisi içinde oluştuğu" varsayımı,
kanıtlanması olanaksız bir şeydir. Bunun için, bu düşünceye inanmak
zorunda kalırız.
Oysa biz, ancak olayların akışında az ya da çok bir belirliliğin
olduğunu kabul edebiliriz. Çünkü olayların genellikle belli kurallara
göre oluştuğunu deneyimlerimiz bize doğrulamaktadırlar. Fakat bu gözlem
ve deneyimlerimizin dışına çıkmaya, hiç ama hiç hakkımız yoktur.
|